Google

Vebayı Camus'nün felsefesiyle alt etmek

YİĞİT BENER
Albert Camus’nün Veba’sı, hem salgınla mücadeleyi hem de alegorik olarak faşizme karşı direnişi odağına alan çok katmanlı bir roman: Farklı bir gözle yeniden okunmayı denemeli…
Corona günlerinde tüm dünyada en çok okunan ve yorumlanan kitaplardan biri kuşkusuz Albert Camus’nün 1947 tarihinde yayımlanan romanı Veba.
Türkçede ilk kez geçtiğimiz Nisan ayında Artı Gerçek’te yayımlanan ve Camus’nün muhtemelen 1941’de – yani Veba’nın yayımlanmasından altı yıl önce- yazdığı Vebayla Boğuşan Hekimlere Tavsiyeler adlı metin, Veba’nın yeniden okunmasına zenginlik katacak birkaç kilit cümle içeriyor.
Bunlardan ilki, böyle bir dönemde kimsenin paçayı sıyıramayacağını, fildişi kulesine çekilemeyeceğini vurgulayan bir uyarı: “Vebanın hüküm sürdüğü bir ülkede hiç kimse hastalık bulaşmış bir nesneye dokunmadan edemez.”
Asıl püf noktası ise, ölümle baş etmenin önemi vurgulayan paragrafın ardından gelen şu cümle: “Size bir felsefe lazım.”
Başka bir deyişle, Camus bu mücadelede tıbbi bilginin, ilaçların, hekimlerin gayretinin tek başına yeterli olmayacağını düşünerek bir genel çerçeve, bir “mücadele felsefesi” öneriyor ve bu felsefenin ana hatlarını şu cümlelerde özetliyor:
“Her şeyden önce, asla korkmamalısınız. (…) Netice itibariyle korku insanı hastalığın etkisine açık hale getirir.” “Bu hastalığa veba adı verildiğinden bu yana hep olduğu üzere insanların sinek gibi ölmelerine asla, ama asla alışmamalısınız”. “Diğerlerini tedavi etmeyi reddedenlerin yapayalnız, kendini feda edenlerin ise topluca öldüğü; doyumun doğal sonucuna eremediği; liyakatin düzeninin bozulduğu; mezarlıkların dibinde dans edilen; hastalık bulaştırmamak için sevgilinizi kendinizden uzaklaştırdığınız; cinayet suçunun asla cani tarafından üstlenilmediği ve bir korku anının şaşkınlığında tayin ettiğimiz günah keçisi bir hayvana yüklendiği bu korkunç kargaşaya yönelik isyanınız asla dinmeyecek”. “En kadim ayinler kadar köhne olan dinin hizmetine girmeyeceksiniz. (…) Velev ki o din bize gökten inmiş olsun, o zaman da göğün adil davranmadığını söyleriz.” “Gün gelecek, herkesin korkusunun ve acısının sizde uyandırdığı tiksintiyi haykırmak isteyeceksiniz. İşte o gün, benim size önerebileceğim çareler de tükenmiş olacak…”
Yazarın birçok söyleşisinde açıkça belirttiği gibi, Veba dar anlamda salgınla mücadeleyi ele alan bir roman değil, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı dönemine denk düşen yazım sürecine damgasını vuran faşizme karşı direnişin bir alegorisi. (dolayısıyla faşizme karşı mücadelede de militan gücün, eylemlerin, silahların yetmeyeceğini, bir felsefe gerektiğini düşünüyor)
Veba’nın güncelliğinin katmerli olmasını sağlayan, romanın bu çoğul katmanlı yapısı olsa gerek.
Bu da bize Veba’yı iki ayrı ana eksende ele almaya götürüyor. İlki, romanın hemen tüm salgın/afet/savaş/toplu felaket anlatılarına ortak olan yönleriyle, ikincisi Camus’nün özgün katkısı olan felsefesi ışığında. Bu ikinci eksende bundan belki bir ölçüde bağımsız olarak yine Camus’ye özgü yan açılımlara ayrıca değinebiliriz.
Camus, romanın “bireysel anlatı”yla “kolektif anlatı” şeklinde ayrıştırabileceğimiz ikili bir anlatım tekniğine sahip olduğunu açıklıyor bir söyleşisinde.
Bunun da roman içindeki beş ayrı bölüme denk düştüğünü belirtiyor: hastalık öncesi bireysel yaşam (bireysel anlatı); ilk hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasıyla bireyle toplumsalın yollarının kesişmesi (bireysel ve kolektif anlatı); hastalık sürece tam hâkim olduğu andan itibaren her şeyin iç içe geçip bir “alaşıma” dönüşmesi (salt kolektif anlatı); hastalığın gerilemesiyle bireyle toplumsalın yeniden ayrışmaya başlaması (bireysel ve kolektif anlatı); sonrasında yeniden bireyselin öne çıkması (bireysel anlatı).
YAS SÜRECİ
Bir farklı yaklaşım, romanı, salgının kesinleşmesi ve kentin karantinaya alınmasıyla başlayan bir yas sürecinin (yani olağan yaşamın sona ermesinin yasının) aşamalarına koşut olarak ele almak olabilir.
Aslında Covid salgını dahil birçok toplumsal felakette ve bunları konu alan roman ve filmlerde bu aşamaların (inkâr, öfke, pazarlık, çöküntü, kabullenme) izini sürmek mümkün.
Şok / İnkâr / İnanamamak
“Vebalar da savaşlar da insanı hazırlıksız yakalarlar.”
Yazar, salgınla savaşlar arasında bir benzetmeye giderek, kendi başına gelmedikçe insanların felaketlerin gerçekten mümkün olduğuna inanmakta güçlük çektiklerini vurguluyor:
“Bundan böyle yurttaşlarımız bir şeyin farkına varıyorlardı: küçük kentimizin farelerin güneşte ölmesi ve kapıcıların tuhaf hastalıklardan yaşamlarını yitirmesi için belirlenmiş bir yer olabileceği asla düşünmemişlerdi”. (…) “Bir savaş patladığında insanlar, ‘Uzun sürmez bu, çok aptalca’ derler. Ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sürmesini engellemez. Budalalık hep direnir.”
Bu aşamada insanlar ne kadar kırılgan olduklarını idrak ediyorlar. Tıpkı kentin kapıları kapanınca, uzun süreli bir ayrılığa hazır olmayan eşlerin, sevgililerin, aile fertlerinin bir anda -vedalaşma fırsatı dahi bulamadan- ayrı düşmeleri örneğinde olduğu gibi.
Öfke
Hastalık gerçeği artık inkâr edilemez şekilde kendini dayattığında, şaşkınlık ve inkâr yerini öfkeye ve bu öfkenin yönelebileceği bir sorumlu arayışına bırakıyor: Hastalığın ortaya çıkmasına neden olan bir günah keçisi ve/veya bu süreci iyi yönetemediği için yaşanan sıkıntılara yol açmakla suçlanacak idari bir sorumlu.
Romanda bunun tipik örneği, apartmanda fare ölülerinin çoğalmasına karşın inatla “bizde fare yok, dışarıdan birileri getirmiş besbelli” diyen kapıcının yaklaşımıdır.
Zaten salgınlarda “olağan suçlu” konumundaki belirli azınlıkların (örneğin Yahudilerin, Çingenelerin, “cadıların”, vb) ya da kırılgan başka toplumsal kesimlerin hastalığın yaygınlaşmasından sorumlu tutulması ve nefret nesnesine dönüşmesi sık rastlanan bir olgu değil midir? AİDS salgınında eşcinseller, Sars salgınında topluca katledilen Misk kedileri, Covid salgınında da “olur olmaz şeyler yeme alışkanlıkları nedeniyle” Çinliler…
Camus bu tür durumlarda söylentilerin, kehanetlerin ve komplo teorilerinin çok rağbet gördüklerini hatırlatıyor, tüm kehanetlerin ortak yönünün rahatlatıcı özellikleri olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Bir tek veba rahatlatıcı değildi!” Bu batıl inançların din yerine geçtiğini de ayrıca vurguluyor.
Günümüzde sosyal medya bu söylentilerin katmerli olarak ve daha hızlı yayılmasına da hizmet ediyor. Ancak geçmişte kulaktan kulağa yayılarak koca bir kenti bir anda yangın yerine çevirme potansiyelini taşıyan söylentilerin yarattığı tehlikeli durumdan farklı olarak, sosyal medyada kontrol ve denge mekanizmaları da var: Bu tür süreçlerde Teyit gibi sanal yayın organlarının ve onun bir türevi olan Covid-19 Postası’nın sağduyu katkılarının değeri gerçekten paha biçilmez.
Pazarlık
Romanda çeşitli örnekleri verilen üç tarz davranış ön planda: Alınan sert önlemlerin yumuşatılmasını talep edenler, en azından başkaları için değilse de “kendileri” için böyle bir talebi öne sürenler; hastalığın gerçek boyutlarını sorgulayanlar, örneğin ölü sayısının “abartıldığı kadar” çok olup olmadığını tartışmaya açanlar, bunun neye denk düştüğüne kuşkuyla bakanlar; bir de romandaki gazeteci Rambert gibi bireysel çözüm arayışına girerek kuralların dışına çıkmaya, kaçmaya çalışanlar.
Çöküntü / Acı / Hüzün
Camus, insanların belli bir aşamadan sonra manevi bir çöküntüye girdiklerini ve “veba düzlemine” geçtiklerini anlatıyor romanında. Vebanın düzlemi “vasat, monoton, renksiz bir yinelemeden” ibaret olduğu için insanların da sıradanlaştıklarını aktarıyor: “Kimsede yüce duygular kalmamıştı” saptamasını yapıyor.
Ayrıca herkesin kendi içine kapandığını, birbirlerinin duygularını anlamaz hale geldiklerini ve kimsenin kimseye yararı kalmadığını anımsatıyor.
Ölümün olağanlaşması oranında büyüklük, aşkınlık duygularının da yitirildiğinin, her şeyin basit bir hayatta kalma yarışına döndüğünün altını çiziyor.
Dostlukların, özellikle de aşkların anlamını, değerini yitirdiğini uzun uzun betimliyor. “Aşk var olmak için kendine bir gelecek hayal etmelidir oysa bizde sadece uçucu anlar kalmıştı” diye belirtiyor.
Yazar, vebanın değer yargılarını da sildiğini ekliyor. Kimsenin artık yediğinin, içtiğinin, üst başının kalitesine aldırış etmez hale geldiğini, “her şeyi toptan, olduğu gibi kabul etmeye” başladığını gözlemliyor.
Covid salgınında paradoksal olarak bu süreç örneğin AVM’leri kentin yeni “agorası” haline getiren bir yaşam tarzından AVM’lerin kapalı olduğu bir yaşama geçişte buna pekâlâ alışılabildiğinin saptanmasına, yani kapitalizmin dayattığı tüketim toplumu modelinin insanın gerçek ihtiyaçlarını karşılamaktan ne kadar uzak olduğunun kısmen de olsa sorgulanmasına olanak sağladı. Bunu da sosyal medyanın yaşanan bireysel deneyleri bir ölçüde paylaşama, birlikte yorumlama fırsatı sunmasına bağlayabiliriz ola ki.
Kabullenme
“Yurttaşlarımız yola gelmişti, uyum sağlamışlardı, öyle denir ya, çünkü başka türlü yapacak bir şey yoktu”.
Hastalıkla yaşamak zorunda kalınması gerçeğinin toplum tarafından kabullenildiğini, romanda uzun betimlemelerle aktarılan cenazelerin kaldırılışındaki evrimde izlemek mümkün: Önce sadece yakınların katılımıyla dini törensiz ama mezarlıktan kaldırılan cenazeler, ölü sayısının artmasıyla artık sadece görevlilerin eliyle ve alelacele, özel olarak açılmış kireç dolu çukurlara topluca atılıveriyor ya da yakılıyor.
Cenaze töreni başlı başına yas sürecinin önemli bir unsuru olduğu için aileler, başlarda nispeten daha gelişkin törenleri bile yetersiz bulup isyan ederken, salgın kente iyice çöreklendiğinde artık cesetlerin “tıbbi atık” muamelesi görerek kaşla göz arasında yok edilmesini dahi olağan karşılar hale geliyorlar.
O kadar ki, yazar bu süreci anlatırken kara mizaha bile başvurmaktan çekinmiyor: “(...) Çok iyi bir örgütlenmeydi bu ve vali memnun kaldı. Hatta Rieux’ye bunun eski vebaları anlatan tarih kitaplarında karşılaştığı Zencilerin ölüleri taşıdığı el arabalarından daha iyi bir şey olduğunu söyledi”. Hak veriyor Rieux: “Aynı türden gömme işlemi bu, ama biz fişler hazırlıyoruz. Tartışmasız bir ilerleme var.”
MÜCADELE FELSEFESİ
Toplu felaketin ve bunun insanlar üzerindeki etkilerinin betimlenmesi hem birçok başka yazarın benzer içerikli kitaplarda anlattıklarıyla hem de mevcut pandemi sırasında dünyanın dört bir köşesinde yaşananlarla büyük ölçüde örtüşüyor.
Camus’nün asıl özgün katkısını, hastalıkla mücadele sürecinde roman kişileri (özellikle Dr Rieux, yer yer Tarrou) aracılığıyla ortaya koyduğu genel felsefi yaklaşımda aramak gerek.
Hastalık toplumda zaten var olan sorunları, dengesizlikleri, hastalıklı yapıyı ortaya çıkarıyor; eşitsizlikleri körüklüyor.
Bunu romanın başlarındaki anlatımda, varlıklarından haberdar dahi olunmayan binlerce lağım faresinin birden ve topluca yüzeye çıkmaları alegorisinde ya da romanın değişik bölümlerinde betimlenen toplumsal eşitsizliklerde, karantina döneminde bunların yol açtığı sorunlarda, çatışmalarda görmek mümkün.
“Veba işini görürken çok etkili bir tarafsızlık sergilediği için bir eşitlik duygusuna yol açmalıydı, oysa bencilliklerin doğal işleyişi nedeniyle tam tersine, insanlar adaletsizliği yüreklerinde çok daha keskin biçimde hissediyorlardı.”
İnsanlıktan çıkma riskine karşı uyarı
Yazar, ölümlere ve hastalığa salt istatistiki bir bakışla yaklaşılmasına isyan ediyor ve insanlığından arındırılmış bir ölünün basit bir rakama dönüştüğünü vurguluyor. (“üç, beş, on, yüz terörist etkisiz hale getirildi” ya da “üç, beş, on, yüz şehit verildi” söyleminde olduğu gibi)
Hatta roman kahramanının zihninde, insanları ölüm gerçekliği ile yüzleştirmek için şaşırtıcı bir yöntem bile düşlüyor: “Madem insanlar ölümün gerçek anlamını ancak birinin cesedini gözle görünce anlıyorlar, o zaman bunu gözlerine sokmalı. Beş büyük sinemadan aynı anda çıkacak on bin kişiyi kent meydanında öldürmeli ki toplu cesetleri görünce herkesin kafasına dank etsin! Öyle olunca bu isimsiz yığının gerçek insanlardan oluştuğu, bir yüzleri olduğu anlaşılır…”
Başka bir deyişle, insanların sinek gibi ölmelerine asla alışmamak gerek! Dr. Rieux bu düşünceyi şöyle vurguluyor: “Felakete alışmak, felaketin kendisinden bile beterdir.”
Boyun eğmemek ve dine başkaldırı
Romanın kilit öneme sahip kişilerinden biri de “herkesin saygı duyduğu” papaz Panneloux.
“Becerikli bir hatip” olarak sunulan Panneloux’nun vaazı, yazara dinle hesaplaşma fırsatı veriyor. O andan itibaren salgının ortasında sivrilen iki temel ama zıt karakter olarak ortaya çıkan hekim Rieux ve rahip Panneloux’nun farklı bölümlere dağılan felsefi tartışmaları, bir yönüyle klasik din/ateizm/laiklik sorunsalının iki ayrı düzlemine denk düşüyor.
Daha soyut düzlemdeki tartışmada roman karakteri Rieux’yü (ve aslında belli ki yazar Camus’yü) isyan ettiren en önemli ahlaki mesele, dinin “tanrının yolundan uzaklaşmak” ve “günahkâr” olmakla suçladığı felaketzedeleri başlarına gelenden sorumlu tutuyor olması.
Panneloux’nun romanda tüm bir bölüme yayılan ve kutsal kitaptan, dini efsanelerden referanslarla süslü vaazı, dinci zihin dünyasını neredeyse karikatür düzeyinde ayrıntılarla betimliyor ve bu zihniyeti “Kardeşlerim, felaketin içindesiniz, kardeşlerim bunu hak ettiniz” sözleriyle billurlaştırıyor.
Vaazın içeriği okura zaman zaman “bu kadarı da olmaz” dedirttiği için bu bölümde bir Fransız aydını olan yazarın “laikçi/aydınlanmacı” hezeyanlara kapıldığını düşünmek mümkün. Gel gör ki Covid salgınında medyada rastladığımız benzer içerikleri suçlamalar, örneğin en yetkili dini otoritenin eşcinselleri hastalıkların yayılmasından sorumlu tutması yazarın pek de abartmadığını göstermiyor mu? Herkesi etkileyen toplumsal felâketler karşısında çaresiz kalan insanlarda ilahi adaleti bile sorgulama, hatta kendilerini korumayan Tanrılarına isyan etme eğilimleri belirlediği için, dini otoriteler söylemi sertleştirme ve Tanrının gazabı tehdidiyle korku salarak cemaati yeniden hizaya sokma ihtiyaç duyuyor belli ki.
İşler kötüleştikçe sertleşen bu dini söyleme kendi coğrafyamızda yıllardır maruz kalmıyor muyuz? (1999 Körfez depremi sonrasında sallanan “7.4 yetmedi mi?” pankartını unutmak ne mümkün!) Panneloux’nun sert sözleriyle bizim yöredeki dinci söylemin arasındaki temel fark, bizdeki suçlayıcı cümlenin romandaki kadar kapsayıcı olmayışıdır, yani “kardeşlerim” hitabından yoksun oluşudur. Bizde bu tarz bir dinciliğin sözcüleri aynı içeriği daima ötekileştirerek dile getirmeyi, doğrudan hedef gösteren bir nefret söylemine çevirmeyi tercih ediyorlar. (günahkâr olan daima “öteki”, cemaat dışı)
Bu zihniyet farkının bir başka örneği, romanda masum olduğu varsayılan bir çocuğun ayrıntılı ve sarsıcı bir biçimde betimlenen ölümünün rahip Panneloux’nun bile ilahi adalete inancını derinden sarsmasıdır. Bu anlamda Panneloux karakteri, örneğin Umberto Eco’nun Gül’ün Adı romanında betimlediği engizisyon sözcüsünden oldukça farklı, vicdan sahibi bir din adamı. Bizim coğrafyamızın dinci söylemi engizisyon dönemi söyleminin şiddetine daha yakın duruyor: Bu akımların sözcüleri benzer vakalarda “masum çocukların” ölümünün bile aslında “ebeveynlerinin günahının kefareti” olduğunu savunarak “günahkârları” toptan, aile boyu “cezalandırmaktan” yana tavır almıyorlar mı? Ne de olsa bizim yörelerde kan davaları bireyselden çok kavim ya da aile boyu hesaplaşmalarla yürütülüyor, cadılar teker teker değil topluca yakılıyor, günahkâr semtler, hatta koca kentler toptan yıkılıyor…
Panneloux ise, sonunda kendi de hastalandığında, tutarlı olmak adına hekimden yardım istemeyerek kendini Tanrının merhametine terk etmeyi yeğler… ve ölür.
Tanrıya karşı işlendiği varsayılan suçların faturasının bu kadar gaddarca kesilmesi Dr Rieux’yü “ilahi adalete” ve böylesi bir dini inanca karşı isyan ettirse bile, aslında yazar da insanları başlarına gelenden kısmen sorumlu tutmaktadır: Onun gözünde de adaletten ve akılcılıktan yoksun toplumsal düzen ve onun çıkarcı yönetim biçimi salgının etkilerinin bu derece yıkıcı olmasından doğrudan sorumludur.
Hatta bunun da ötesinde, insanlar kişisel yaşamlarında yaptıkları hatalardan ve birbirlerine karşı işledikleri bireysel suçlardan ötürü de suçlu ve sorumludur. Bunu en net biçimde romanın sonlarına doğru geçmişte kalan militan yaşamındaki hatalarını Dr Rieux’ye itiraf ederek adeta “günah çıkaran” Tarrou karakteri ifade eder: “Ben zaten buraya gelmeden de vebalıydım, insanlara veba bulaştırmamak için onlardan uzak durmaya karar vermiştim”.
Günümüzde de benzer şekilde, bu akıl dışı düzeni yarattığımız (ya da yeterince itiraz etmediğimiz) için hastalığı manevi olarak hak ettiğimize dair suçlayıcı bir söyleme rastlıyoruz. Ayrıca, doğayı tahrip ederek salgından bizzat sorumlu olduğumuzu vurgulayan bir söylem de sıklıkla karşımıza çıkıyor.
Öte yandan, kapitalist düzenin yarattığı çevre felaketleri ve bunların doğa üzerindeki yıkıcı etkileri, bunların da sonunda dönüp insanlara da büyük zararlar verdiği malum. Covid salgınında da bu süreci izlemek mümkün. Öte yandan, insanlar doğaya bu kapsamda zarar vermeden binlerce yıl önce de canlıları etkileyen ölümcül salgınlar yok muydu?
Doğanın düzeni bozulduğunda bunun dar anlamda biyolojik ve maddi açıdan fiili sonuçlarının olacağını belirtmek gerek elbette. Ancak bunun bir adım ötesinde geçerek doğanın bizleri “cezalandırdığını” iddia etmek ne derece mümkün? Doğa manevi bir düşünce yapısına, vicdani bir güdüye, yani “insanları yanlış davranışlarından ötürü cezalandırma” amacına sahip olabilir mi gerçekten? Böyle düşünürsek, Doğayı Tanrı düşüncesine ikame etmiş, yani bu sefer de “doğa temelli” yeni bir mistisizm üretmiş olmaz mıyız?
Romandaki dinle hesaplaşmanın daha ikna edici boyutu, soyut tartışmalardan çok, işin asıl pratik/pragmatik düzleminde ortaya çıkıyor. Camus’nün her şeyin Tanrı’nın iradesi olduğunu ve buna karşı çıkılamayacağını kabullenmeyi reddetmesinin daha temel ve pragmatik nedeni, böyle bir ön-kabulün salgınla mücadeleyi imkânsız hale getirmesi endişesidir.
Bu yaklaşımın şu cümlede billurlaştığını söyleyebiliriz: “Dr Rieux eğer mutlak güçte bir Tanrı’ya inansaydı, insanları iyileştirmeyi sürdürmez, bu görevi ona bırakırdı”.
Oysa Rieux bir hekimdir ve onun işi, görevi, her koşulda mesleğini yapmaktır. Onun, “mücadele etmekten başka seçeneği” yoktur. Camus için bu hem bireysel, varoluşsal bir tercihtir hem de ölüme teslim olmak dışındaki tek seçenektir.
Başka bir deyişle, “Tanrının var olup olmamasının” ve bu ilahi düzenin gerçekten “adaletli olup olmamasının” ya da “insanların başlarına gelen felaketi hak edip etmemelerinin” çok ötesinde, asıl mesele şudur: Salgınla, toplumsal felaketlerle, savaşla karşılaştığınızda, işi Tanrı’ya havale ederek duayla yetinmek, insanları yok edecek olan bu afete teslim olmakla eşdeğerdir.
Mücadeleden başka çare yok!
Dolayısıyla Camus’nün mücadele felsefesi bir yönüyle çok sadedir: “O sıralar kentimizde türeyen birçok yeni ahlakçı hiçbir şeyin işe yaramayacağını ve diz çökmek gerektiğini söylüyorlardı. Oysa şu ya da bu biçimde savaşmak ve diz çökmemek gerekiyordu. Tüm sorun ölü sayısını olabildiğince aza indirmek ve ayrılıkların sonsuza dek sürmesini engellemekti. Bunun için de tek bir yol vardı, vebayla savaşmak. Bu gerçek hoşa giden bir şey değildi, yalnızca tutarlıydı. Bununla birlikte getirdiği sefalet ve acıyı düşünürsek, vebaya boyun eğmek için deli, kör ya da korkak olmak gerekir”.
Sıradan insanların mücadelesi / işini yapmak / kahramana gerek yok
Camus’ye göre bu mücadele süper kahramanların, büyük şeflerin, dahi önderlerin, ulu kurtarıcıların değil, sıradan insanların işidir: “Anlatıcı yalnızca mantık çerçevesinde önemli gördüğü bir kahramanlığı ve iyi niyeti güzel sözlerle yüceltmeyecek”.
Nitekim Dr Rieux: “Tüm bunlarda kahramanlık diye bir şey söz konusu değil. Dürüstlük söz konusu. Bu gülünç gelebilecek bir düşünce, ama vebayla savaşmanın tek yolu dürüstlük” dediğinde, gazeteci Rambert ona “dürüstlük nedir?” diye sorar. Rieux’nün yanıtı da çok sadedir: “Bunun genelde ne olduğunu bilmiyorum. Ama benim durumumda mesleğimi yapmaktır”.
Zaten salgın tepe noktasına çıktığında sıradan insanlar gönüllü olarak mücadeleye katılırlar. Tarrou başı çeker, rahip Panneloux bile çabaya katkı verir. Başından beri hep kaçıp şehir dışına gitmeye çalışan gazeteci Rambert dahi “insan tek başına mutlu olmaktan da utanabilir” diyerek tam kaçabileceği gün kalmaya ve mücadeleye katılmaya karar verir.
Bunun iyi bir şey olduğunu kabul eden romanın anlatıcısı, “ama öğretmen iki kere ikinin dört ettiğini öğretiyor diye tebrik edilmez. Belki bu mesleği seçti diye tebrik edilir. Biz de Tarrou ve ötekilerinin, iki kere ikinin başka bir şey değil de dört ettiğini gösterdikleri için saygıya değer olduklarını belirtelim, ancak bu iyi niyetin öğretmenin iyi niyeti, öğretmenin yüreği gibi bir yürek taşıyan ve insanlık onuru uğruna sanılandan daha kalabalık gruplar halinde bir araya gelebilecek kişilerin iyi niyeti arasında ortak bir şey olduğunu da belirtelim; en azından anlatıcının inancı böyle”.
Anlatıcı zaten roman içinde aktardığı onca soruna, tanık olunan onca kötülüğe karşın, iyi insan sayısının kötülerden çok daha fazla olduğunu sürekli vurgular: “İnsanların çoğu kötü değil, iyiler daha çok…”
Anlatıcının -aslında yazarın- bu konudaki ısrarı çok temel bir ayrışmaya denk düşüyor aslında: Camus olağandışı meziyetlere sahip “ulu kurtarıcılara” tapınmaktan yana değildir; o nedenle sıradan insanların, milyonların mücadeleye verdikleri belirleyici ama “olağan” katkıların altını çizmeyi yeğler.
Oysa Nazilerin yenilgiye uğratılmasının ardından savaş sonrası yeni iktidarların belirleneceği bu geçiş dönemi, savaş galibi çeşitli siyasi güçler arasındaki güç paylaşımı ve iktidar savaşları dönemidir aynı zamanda. Güç devşirmenin bir yolu da savaş sırasındaki kahramanlık anlatılarının sunacağı meşruiyeti ve prestiji sömürmektir. Bir yandan De Gaulle mitleştirilirken, komünistler de “halkların babası” Stalin’i kahramanlaştırma çabasındadır.
Camus ise, örneğin ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombalarını mahkûm eden nadir Batılı aydınlardan biridir. O bu eylemde “savaşı resmen sona erdiren” bir zafer değil, yüz binlerce insanı katleden bir barbarlık ve “insanlığı intiharını” görür.
Aynı şekilde Camus, sadece Nazilerin toplama kamplarını değil, Sovyetler Birliğindeki toplama kamplarını ve totaliter uygulamaları da mahkûm etmekten yanadır. Buna karşılık örneğin Sartre’ın başını çektiği aydınlar ise, yüceltilen Stalin’in yönetime, onun güdümündeki komünist partilere eleştirellikten arınmış bir destek vermekten yanadır.
YAN UNSURLAR
Ölüm cezası
Romanın sonlarına doğru, romandaki kilit kişilerden biri olan Tarrou, geçmiş yaşamıyla ilgili ayrıntıları Dr Rieux’ye anlatırken babasının savcı olduğuna da değinerek ölüm cezası karşıtı ayrıntılı savlar öne sürer.
Sanki romanın genel akışından kopukmuş izlenimi verebilen bu uzun ölüm cezası tartışmasını, “felsefi düzeyde ölüm kavramıyla hesaplaşan” bir romanda yer almasını çok da yadırgamamak gerek aslında.
Öte yandan, eğer romanın aynı zamanda bir faşizme karşı direniş alegorisi olduğunu düşünürsek, ölüm cezası konusunda savaş sonrası Fransa’da antifaşistler arası yaşanan tartışmalarla bağlantı kurmak da mümkündür.
Aydınların önemli bir kısmı bu dönemde “intikamcı” bir yaklaşım sergilemeyi yeğlemiştir. Bunun doğal bir uzantısı da “işbirlikçilerin” ve “hainlerin” kurşuna dizilmesidir.
Örneğin Sartre, hem savaş öncesinde hem de hatta savaş yılları sırasında bile saygısını ve hayranlığını eksik etmediği Céline’in “Almanlardan para aldığı için ırkçı görüşler savunduğunu” ileri süren bir makale yazar. Eğer o sıralar sürgünde olmasaydı, tek başına bu bile Céline’in de kuruşuna dizilmesi sonucunu doğurabilirdi.
Camus ise, ölüm cezasına çarptırılan ve Céline gibi ırkçı görüşlere sahip bir edebiyatçı olan Brasilliach’ın cezasının infaz edilmesini önlemeye çalışır, De Gaulle’e bu yönde bir mektup da yazar, ama başarısız olur.
Sürgün/Hapis
Yazar, karantina döneminde yaşananlarla sürgün ve hapiste yaşananlar arasında koşutluklar kurar: “Vebanın yurttaşlarımıza getirdiği ilk şey, sürgün oldu. O andan itibaren mahpus konuma geçmiştik bir bakıma ve geçmişimize indirgenmiştik. Bazılarımız her ne kadar gelecekte yaşama eğilimine sahip olsalar da bundan hızlıca vazgeçiyorlardı…” (…) “Böylece, tüm tutsakların ve sürgünlerin hiçbir işine yaramayacak bir bellekle yaşaması demek olan o derin acıyı duyuyorlardı. Durmadan düşündükleri o geçmişin de üzüntülü bir özlemden başka tadı yoktu.”
Zamanın akışı
Özellikle de zaman kavramının ele alınışında Veba’yla sürgünü ya da hapsi ele alan başka eserlerin anlatıları arasında bir dizi benzerlik, yakınlık bulmak mümkündür.
Örneğin romanın başlarında hastalığın ortaya çıkış süreci günlük temelde ele alınırken (”ilk fare”, “ilk hasta”, “ilk ölüm”, “karantinada ilk gün”, vb.) bir süre sonra zamanın akışı tamamen bulanıklaşır, hatta zamanın akışını bile hastalığın seyri belirlemeye başlar. Hastalık öncesi dönemi andıran bir zamansal devinim ancak mevsim dönüşlerinde gözlemlenebilir hale gelir.
Bellek
Salgın nedeniyle karantinaya alınmanın doğurduğu en önemli sonuçlarından biri, belleğin giderek bulanıklaşmasıdır. Romanda bu süreçler ayrıntılı olarak ele alınır: “Yaşadıkları şimdiki zamana karşı sabırsız, geçmişlerine düşman ve geleceği elinden alınmış olarak insan kaynaklı adaletin ya da nefretin parmaklıklar arkasında yaşamaya mahkûm ettiği kişilere benziyorduk biz de.”
Bu bulanıklaşma sonucu hem kapanma öncesi “normal” hayatın ve o andan beri görülemeyen yakınların yüzleri giderek bellekten silinmeye başlar hem de şimdiki zaman anlamını yitirir ve gelecek tasarımının ortadan kalkmasıyla tüm bir yaşam tarzı uçup gider.
Tanıklık
Yazar işte bu nedenle kendi işlevini de yaşananlara tanıklık etmek olarak belirler: “[Anlatıcı] niçin araya girdiğini açıklamak ve tarafsız tanık üslubunu seçmeye özen göstermesinin anlaşılması istiyor. Ama bunu uygun, ölçülü bir tutumla yapmak istemiştir. Genel olarak gördüklerinden fazlasını anlatmamaya, veba dostlarına, gerçekte sahip olmayacakları düşünceleri yakıştırmamaya ve yalnızca rastlantı ya da kötü talihin kendisine sunduğu metinleri kullanmaya özen göstermiştir”.
Hatta anlatıcı bir aşamada “sanatın sağladığı imkanları da kullanmadığını” belirterek, romanın dilinin ve anlatımının fazla “düz” olduğunu yönünde sonradan yöneltilecek kimi eleştirileri peşinen boşa çıkartmıştır: Yazar Camus’nün bu roman için seçtiği anlatım tarzı ve seçilen dilin sadeliği kasıtlıdır: Anlatıcının [yazarın] derdi kendini öne çıkarmak, kahramanlaştırmak değil, “herkes adına konuşmaktı”.
“Dürüst bir yüreğin kurallarına uygun olarak, isteyerek kurbanın tarafını tutmuş ve insanları, aynı kenti paylaştığı insanları, yalnızca aşk, acı, sürgün gibi ortak inançları çevresinde birleştirmek istemiştir. İşte böylece, tek bir acı yoktur kentlilerce paylaşmasın, ya da tek bir durum yoktur kendisi de sahiplenmesin. (…) Sadık bir tanık olmak için özellikle olayları, belgeleri ve söylentileri aktarmalıydı. Ama kişisel olarak kendi söyleyeceği, kendi bekleyişini, kendi geçirdiği sınavları dile getirmemeliydi”.
Kadınlar
Romana yöneltilebilecek önemli eleştirilerden biri, kadın karakterlerin silikliğidir: Romanda nice kadın vardır ama aslında yoktular… Kadın ya uzaklara gitmiş eştir ya uzaklarda kalmış sevgilidir ya da yanı baştaki sessiz, şefkatli, varlığını pek hissettirmeden hizmet eden annedir, başka bir değişle hiçbiri özne değildir.
Gerçi bu durum hem Camus’nün başka kitaplarında hem de dönemim birçok başka eserinde karşımıza çıktığı için ayrıca ele alınmayı hak etmektedir.
Araplar
Bir diğer önemli eksik özne de Araplardır. Hikâye Cezayir’in Oran kentinde yaşandığı halde romanda tek bir Arap karakter yoktur. Başka bir deyişle Araplar kendi ülkelerinde yan karakter dahi olamayacak kadar siliktir, ki bu da hele bugünden geriye dönüp bakıldığında sömürge gerçeğinin çarpıcı bir dışavurumudur.
Bunu vurgulayan ilginç bir cümle, hastalığa veba tanısı konma aşamasında iki hekim arasındaki bir sohbete yansıyan şu cümledir: “Hem sonra, bir meslektaşın dediği gibi: Olamaz bu, herkes Batı’da bunun ortadan yok olduğunu biliyor”.
Demek ki o dönemde Cezayir birçok Batılı aydın tarafından “Batı”nın bir parçası olarak algılanıyor. Belli ki “Batı” bir coğrafya değil, aslında bir “habitat”: Batılıların yaşadığı her yer “Batı”dır!
Romandaki bu çarpıcı eksiklik, Camus’nün Cezayir doğumlu olması, bir dönem Cezayir Komünist Partisinde militanlık yapması, sömürge sistemine açıkça karşı çıkmış bir aydın olması nedeniyle daha da tuhaftır.
Gerçi Camus birçok çevre tarafından Cezayir’in bağımsızlığını desteklemediği ve Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi FLN’in sivilleri de hedef alan eylemlerine karşı çıktığı için çok eleştirilmiştir.
Öte yandan, Camus bağımsızlığı desteklememekle birlikte, sömürge sistemine son verilmesinden yana olduğunu her zaman açıkça belirtmiştir. Onun hayalini kurduğu sistem, bağımsızlığa gerek bırakmayacak şekilde eşitlik temelinde federal ya da özerklik türü yeni bir ortaklığa geçilmesiydi.
Camus’nün FLN’in sivilleri de hedef alınmasına karşı çıkması aslında Cezayir’e özgü değildi, daha genel anlamda “hedefe varmak için her yol mubah” anlayışına karşı çıkmasıyla alakalıydı.
Dolayısıyla, yazarın bu siyasi yaklaşımlarının doğruluğu yanlışlığı ayrı mesele, ama Veba’da bir Arap öznenin yer almayışını bu siyasi tartışmalara bağlamak pek doğru olmaz.
SONUÇ
Camus’nün Veba’yı yazarken bir yandan da bugün pandemi sırasında yaşayacaklarımızın bir kısmını neredeyse 80 yıl öncesinden görüp betimlemesi elbette hem onun dehasının hem de edebiyatın gücünün kanıtıdır.
Ancak Camus’nün asıl katkısı, toplumsal felaketlerle mücadele için bu romanda ortaya koyduğu felsefi yaklaşımdır.
Özetleyecek olursak: “İstesen de ‘bana ne’ diyemezsin/isyan edeceksin/ korkmayacaksın/insanların ölmesine razı olmayacaksın/gerekirse tanrıya bile karşı geleceksin/insanlık onuruna sahip çıkarak yılmadan mücadele edeceksin çünkü başka çaren yok/ama kendini de kahraman sanmayacaksın…”
Camus’ye göre edebiyatçıya düşen ise, bunu bir kahramanlık destanına dönüştürmeden mücadeleye tanıklık etmek, onu sonraki kuşaklara aktarmaktır.
Camus’nün bu romanda yaptığı tam da budur, anlatıcısı gibi o da: “Susanların arasında yer almamak, o vebalılardan yana tanıklık etmek, onlara yönelik adaletsizliği ve şiddete ilişkin en azından bir anı bırakmak ve felaketlerin ortasında neler öğrenildiğini, insanların içinde hor görülecek şeylerden çok, hayranlık duyulacak şeylerin bulunduğunu söylemek için burada son bulan anlatıyı kaleme almaya karar verdi.
Çünkü biliyordu ki insanlar kendilerini özgür sansalar da “felaketler oldukça kimse asla özgür olamayacak”; dolayısıyla tıpkı roman karakteri Rieux gibi o da “belki bir gün insanların bir mutsuzluk yaşaması ya da bir şeyler öğrenmesi için vebanın kendi farelerini uyandırıp mutlu bir kente ölmeye yollayabileceğinden haberi olmadığını biliyordu”.
İşte bunun için yazılışından onlarca yıl sonra yine ve yeniden okumak gerek Camus’nün romanını. Veba ya da Corona ya da başka kara vebalar, kılık değiştirmiş faşizmler geri gelecek: Hazırlıklı olmak gerek…
https://www.artigercek.com/yazarlayigit-benevebayi-camus-nun-felsefesiyle-alt-etmek
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]

Enneagram

Yüzlerce yıl önce, sufi bilgeliğinin bir parçası olarak ortaya çıkan enneagramı; kısaca insanın kendini tanıma sanatı olarak tanımlayabiliriz. Enneagramı uzunca tanımlamaya kalktığımızda ise kendimizi uçsuz bucaksız bir okyanusun ortasında buluveririz. Son dönemde adı sıkça telaffuz edilen enneagram aslında sanıldığı kadar yeni bir uygulama değil. Enneagram latincede ennea=dokuz ve gram =çizgi/çizim kelimelerinden türemiştir. Bu sistem dokuz ana kişilik tipini ifade eder. Kişinin kendisini tanıması bu dokuz ana kişilik tipinden hangisine ait olduğunu anlayarak, zaaflarını, tutkularını bilmesinden geçer. Burada amaç kişilik tiplerini öğrenmekten ziyade kişinin kendi kişiliğini tanıyarak gerçek Öz’e ulaşmasıdır. Her insanın kendisine ait bir Öz’ü vardır. Doğumdan sonra kişiliğin oluşmasıyla birlikte özün üstü yavaş yavaş örtülür ve zamanla görünmez hale gelir. Derviş dünya hayatında Öz’ünü bulmaya çalışan kişidir. İnsanların kendilerini bulmalarını vaat eden bütün düşünce sistemleri esasen özümüzü bulmamızı sağlamaya çalışır. Egodan ve egonun getirdiği her türlü düşünceden arındırılmış özümüzü… Enneagram bu noktada devreye girer ve “Öz’ü bulmak istiyorsak öncelikle kendimizi bulmak, anlamak zorundayız” der. Kendimizi anladıkça Öz’ü örten perdenin mahiyetini de anlarız. Böylece o perdeyi aralayabiliriz ve öz ancak o zaman açığa çıkar. Dünya hayatında yaşarken zaman içinde hırslarımız, zaaflarımız eksikliklerimizle birlikte “ben” dediğimiz bir kendilik oluştururuz. Bu kendiliği “ben” olarak kabul ederiz ama benin içinde sıkışıp kaldığımız için onun doğasını bir türlü çözüp arka plandaki özümüze ulaşamayız. Enneagram, ben diye adlandırdığımız ama aslında “çoğul” olan pek çok kişilik özelliğinin bünyemizde bir araya geldiği organizasyonun yapısını tanımamızı sağlayan bir metodolojidir. Enneagram sonu olmayan bir sanattır da aynı zamanda. İnsanın derinliklerinin nasıl ki sonu yoksa enneagramın da sonu yoktur. Çünkü enneagram insanın o sonsuz derinliklerini inceler. Bu yüzden enneagram felsefesi aynı zamanda kendini tanıma, bilme felsefesi olarak da değerlendirilmelidir.
Enneagram Nasıl Oluştu?
Enneagram ilk bakışta sufilikle bağdaştırılamayacak bir isim gibi gözüküyor olabilir. Zaten Sufiler de bu insan tanıma sanatının temellerini oluştururken bunun adı enneagram olsun dememişlerdir. Enneagram gelenek olarak sufilerin ve eski bilgeliklerin temelini attığı ama bu hale gelmesinde, öncelikle George Gurdjieff’in ardından da Güney Amerikalı Oscar Ichazo’nun önemli payının bulunduğu uzun süreli bir deneme-yanılma ve çalışmalar bütünüdür. Enneagram sembolünün kökeni ilk çağlara kadar gitmektedir. Ichazo enneagramı Pisagor’un dokuzuncu damgası olarak adlandırmıştır. Bu sembol günümüze Gurdjieff tarafından taşınmıştır. Fakat semboldeki noktaları Gurdjief kişilik tiplemelerinde kullanmamıştır. Dokuz noktayı kişilik tiplerine uyarlayan ve enneagramı bugünkü haline getiren kişi ise Oscar Ichazo’dur.
Dokuz Kişilik Tipi
Tip 1: Mükemmeliyetçi;
Birler sabırlı ve mükemmeliyetçidirler. Dünyanın mükemmel bir yer haline gelmesi için çok çalışırlar. Yaptıkları her işin kusursuz olması için gayret gösterirler. Bir işe girdiklerinde herhangi bir eksiklik oluşması durumunda kendilerini suçlu hissederler. Çevrelerindeki her şeyi mükemmel hale getirmeye çalışırlar. Bu, iş, arkadaş, eş ya da çocukları da olabilir.
Tip 2: Yardımsever;
İkiler insanlara yardım etmekten çok hoşlanırlar. Hayat düsturları yardım etmek üzerine kuruludur. İkili ilişkilere çok önem verirler. Sıcak ilişkiler kurma konusunda oldukça başarılıdırlar. Başkalarına yardım etmeye çalışırken bazen kendilerini unuturlar. Kendilerinin yardıma ihtiyacı olduğunda da aynı yardımseverliği etraflarından beklerler. Eğer aynı yardımı göremezlerse etraflarına küsebilirler.
Tip 3: Başarı Odaklı;
Üçler için hayatta en önemli şey başarıdır. Başarı odaklıdırlar ve çok çalışırlar. Başarıya ulaşmak için her yolun mübah olduğunu düşünürler. Organizasyon kurup yönetmekte ve iyi sonuçlar elde etmekte oldukça başarılıdırlar. Giriştikleri her konuda en iyisi olmak isterler.
Tip 4: Özgün;
Dörtler özgün ve yaratıcıdır. Farklı olmak onlar için nefes almak kadar kolaydır ve bu hoşlarına gider. Estetik ve güzellik anlayışları sıra dışıdır. Onlar için yaptıkları işlerde anlam ve derinlik her şeyden önce gelir. Duygularının farkındadırlar ve duygularını ifade etmeyi severler.
Tip 5: Araştırmacı;
Beşler, bilgi toplamaya, öğrenmeye ve çevrelerinde olup biteni gözlemlemeye odaklanmışlardır. Son derece mantıklı, düşüncelere önem veren, sebep-sonuç ilişkileri kurmada ve problem çözmede başarılı kişilerdir. Kitap okumaktan ve araştırma yapmaktan büyük keyif alırlar.
Tip 6: Sorgulayıcı;
Altılar karşılaştıkları her şeye şüpheyle yaklaşırlar. Bunu yapmaktaki amaçları kendilerini ve sevdiklerini tehlikelerden korumaktır. Sürekli tetiktedirler. Altıları kandırmak da güvenlerini kazanmak da çok zordur, ama bir kere güvenirlerse o kişiye kendilerini adarlar.
Tip 7: Maceracı;
Yediler içlerinde bulunan yaşam enerjisini dışarıya yansıtmayı çok severler. Zihinsel aktiviteleri çok yoğundur ve sürekli yaratıcı fikirler üretirler. Bir işi bitirmeden diğerine başlayabilme özellikleri yedilerin zaman zaman maymun iştahlı bir görünüm sergilemelerine neden olurlar. Yediler çok kuvvetli motivatörlerdir. Karşılarındaki kişiyi enerjileriyle motive edebilirler.
Tip 8: Meydan Okuyan;
Sekizler kendilerini adeta gücün timsali olarak görürler. Kendilerini adalet sağlayıcı olarak hissederler. Çabucak öfkelenir ve bunu dışa yansıtmaktan çekinmezler. Dosta güven düşmana korku verir sözü sekizler için söylenmiştir. Bir işe başladıkları zaman bitirmeden bırakmazlar.
Tip 9: Barışçı;
Dokuzlar adı üzerinde barışçı bir doğaya sahiptirler. Olaylara objektif bir bakış açısıyla, yargılamadan bakabilirler. Çatışmaktan ziyade uzlaşmayı seçerler. Farklı kültürlere ve görüşlere hoşgörüyle yaklaşırlar. Bu dokuz tipin de ayrıca stresli ve huzurlu oldukları zamanlarda gittikleri numaraları vardır. Örneğin tip dokuz sağlıksız olduğu durumlarda tip 6 nın olumsuz durumuna kayarken, sağlıklı durumda tip 3 e kayabilir. Ayrıca her tip sağındaki ve solundaki kanatlardan etkilenebilir. Örneğin tip 9 un solunda 8 ve sağında 1 vardır. Bu demektir ki tip 9 aynı zamanda tip 8 ve/veya tip 1‘den etkilenebilir.
Enneagram nerelerde kullanılır?
Enneagram gelişmiş ülkelerde hem sosyal hayatta, hem iş hayatında, hem de akademik çevrelerde oldukça etkin bir şekilde kullanılmaktadır. Enneagram bugün dünyanın en seçkin üniversitelerinde ders olarak okutulmaktadır. Enneagram Stanford Üniversitesi M.B.A. programında ders olarak yer alıyor. Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde kişilik analizi olarak uygulamalı ders şeklinde işlenmektedir. Amerikan ağırlıklı olmak üzere pek çok üniversitenin işletme, psikoloji, tıp, eğitim bölümlerinde ders olarak okutulmaktadır. Enneagram orduların ve gizli servislerin de eğitimlerinin bir parçasıdır. CIA, FBI ve Alman ordusunun özel görevli personellerinin yetiştirilmesinde enneagram eğitimi yer almaktadır. Aralarında Apple, Motorola, Google gibi pek çok Amerikan şirketinin de bulunduğu dünyanın en gelişmiş şirketleri personel seçiminde ve satış-pazarlama çalışmalarında enneagram metodunu kullanmaktadır. Çatışma yönetimi konularında da enneagram oldukça başarılı bir metot olarak şirketlerin her geçen gün daha çok başvurdukları bir kaynak haline gelmiştir. Kişilik Tipleri Ve Sağlık İlişkisi: Yapmış olduğum enneagram araştırmaları sırasında kişilik modelleriyle karşılaşılan hastalıklar arasında bir bağlantı olduğunu fark ettim. Enneagrama göre ikiler, üçler ve dörtler duygu merkezini yönetirken, beşler, altılar ve yediler düşünme merkezlidir. Sekizler, dokuzlar ve birler ise içgüdüsel merkezlidir. Bedenimizdeki duygusal merkezimiz kalp, düşünsel merkezimiz baş ve içgüdüsel merkezimiz midedir. Buna göre duygusal gruba giren bir “üç”ün geçirmesi muhtemel hastalıklar kalp hastalıkları iken, içgüdüsel gruptan bir “dokuz”un midesinden şikâyetçi olması çok olasıdır. Bu konuyla ilgili olarak çevremde bulunan tanıdıklarımın dışında geniş bir araştırma yapmadım ancak çevremdeki kişilik tiplerini incelediğimde karşılaştıkları rahatsızlıkların bire bir bu durumla uyum gösterdiğini gördüm. Böylece enneagram kişilik tipimizi öğrendiğimiz takdirde o tipin sağlıksız alanına kaydığımızda ne tür fiziksel hastalıklarla da karşılaşacağımızı bilir ve ona göre önlem alabiliriz.
submitted by Sethbenja to KGBTR [link] [comments]

Türkiye-KKTC doğal gaz boru hattı Doğu Akdeniz'de jeopolitik dengeyi değiştirecek

Doğu Akdeniz, Akdeniz ticaret kontrolü tarihi boyunca kritik ve stratejik öneme sahip bir bölgedir. Bu özellik nedeniyle, Kıbrıs özellikle tarihteki farklı aktörlerin egemenliği altındadır, ancak stratejik önemini asla kaybetmemiştir. Özellikle Kıbrıs ve genel olarak Doğu Akdeniz, enerji kaynaklarının katılımıyla 2000'li yıllardan bu yana daha fazla önem kazanmış ve daha karmaşık hale gelmiştir. Dünyadaki toplam tahmini doğal gaz rezervinin 196 trilyon metreküp olduğu düşünüldüğünde, bu miktarın yaklaşık% 5'inin, yaklaşık 9.8 trilyon metreküp doğal gazın Doğu Akdeniz'de bulunduğu söylenebilir. Birleşik Devletler Jeoloji Araştırmaları'nın araştırmasına göre, bu miktarın Levant havzasında 3.6 trilyon metreküp ve Nil delta havzasında 6.3 trilyon metreküp olduğu tahmin edilmektedir. [1] Bu potansiyel enerji varlığı, bölgenin jeopolitiğinde önemli bir artışa yol açmış ve sadece bölge ülkelerinin değil, uluslararası şirketlerin ve küresel aktörlerin de ilgisini artırmıştır.

Bu çerçevede, bölgenin jeopolitik değerlendirmesi Kıbrıs sorunu, uluslararası hukuk ve enerji güvenliği ile yapılabilir. Kısacası, Kıbrıs boyutunu değerlendirmek, enerji kaynakları bulmak, adanın genel refahını artıran bir faktör olarak adadaki çözüm için kolaylaşan bir motivasyon olmalı, ancak soruna bağlı yeni bir bağlantı haline geldi. Bu noktada, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) çeşitli platformlarda işbirliği yapma çabalarına ve çağrılarına rağmen, Kıbrıs Rum yönetimi özellikle Avrupa Birliği (AB) ve Yunanistan'ın etkisiyle KKTC'yi göz ardı ederek çıkmazda ısrar ediyor Kıbrıslı Türklerin hakları ve ada adına hareket etmeye devam etmek. Uluslararası hukuk açısından, Kıbrıs Rum yönetimi, Kıbrıs meselesinde olduğundan farklı olmayan, tek taraflı hareket etmeye devam ediyor. Ayrıca Yunanistan ve Kıbrıs Rum yönetimi, AB ve diğer uluslararası güçlerin desteğini alarak Türkiye ve KKTC'yi dikkate almadan Doğu Akdeniz'de faaliyet göstermeye çalışmaktadır. Bunu yaparken, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi esas olarak, kıyı devletlerinin ortak çıkarlarını ve hüküm sürdüğü 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi'nde adaleti açıklayan egemen alanların ortak belirlenmesi ilkelerini göz ardı etmektedir. politikaları. Ayrıca KKTC'nin varlığını ve haklarını görmezden geliyorlar ve Doğu Akdeniz'de en uzun kıyıya sahip olan Türkiye'yi Doğu Akdeniz'de en kısa yargı yetkisine sahip olmayı amaçlıyorlar. Bunun dışında, Türkiye'yi, özellikle çakışan alanlarda, AB üye ülkeleri ve uluslararası enerji şirketleri ile davet ederek ve arama ruhsatı vererek yüz yüze getirmeye çalışıyorlar. Bunu yaparken, Kıbrıs Rum yönetimi İsrail ve Mısır ile iddialarını meşrulaştırmak veya Türkiye'yi başarısız bir uyumla zor duruma sokmak için özel ekonomik bölge (EEZ) anlaşmaları yaptı. Türkiye, elbette, uluslararası hukuk, diplomasi ve askeri yollarla kendi haklarının yanı sıra KKTC'nin haklarını korumayı amaçlayan bir dış politika izlemektedir. Bu yöndeki son dış politika hareketlerinden biri, konunun üçüncü boyutunu oluşturan enerji güvenliği ile ilgilidir.

Son zamanlarda, Türkiye Enerji Ekonomisi Derneği (TRAEE) ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ortaklığı ile ilk Doğu Akdeniz Enerji Sempozyumu gerçekleştirildi. Bu sempozyumda, KKTC Ekonomi ve Enerji Bakanı Hasan Tacoy, Türkiye ile KKTC arasında 2025 yılında Türkiye'den KKTC'ye gaz taşıyabileceğini söylediği bir doğal gaz boru hattı inşa etmek için bir proje başlattı.

KKTC ile Türkiye arasındaki mevcut su boru hattına paralel olarak inşa edilen ve 80 kilometre (50 mil) uzunluğunda olan 2025 yılında gaz nakline başlayabilen boru hattının en önemli özelliği, iki yönlü olmasıdır. Türkiye'den KKTC'ye gaz aktarabilmesinin yanı sıra, boru hattının Doğu Akdeniz'de potansiyel doğal gazı Türkiye ve Batı pazarlarına taşıyabilmesi, bölgenin jeopolitiğini değiştirecektir.

Türkiye'den KKTC'ye gaz taşımacılığı konularına ek olarak, Doğu Akdeniz'de herhangi bir doğal gaz bulmak ve bu gazı Türkiye ve Batı pazarına aktarmak konusu jeopolitik bölgeyi değiştirecek kilit unsurlardan biridir.

- Bu proje Doğu Akdeniz'deki jeopolitiği nasıl etkiliyor?

Türkiye ile KKTC arasındaki bu boru hattı projesi, Kıbrıs Rum yönetimi tarafından önerilen Doğu Akdeniz doğalgaz boru hattı projesine (Doğu Akdeniz-EastMED) ciddi bir alternatif olarak ortaya çıkacaktır. EastMed, İsrail'den Yunanistan'a ve ardından İtalya'ya uzanan 1.900 km uzunluğunda doğal gaz boru hattı projesidir. Projenin ana hedefi, İsrail ve tahmin edilen Doğu Akdeniz doğal gazını bu hat üzerinden taşıyarak enerji ithal edebileceği başka bir yol ekleyerek Avrupa'nın enerji güvenliğine katkıda bulunmaktır. Proje aynı zamanda AB'nin çeşitlendirilmesine ve özellikle Rusya'ya olan bağımlılığını bir ölçüde azaltmasına izin verebilir. Bu hattın kapasitesinin yılda 16 milyar metreküp olacağı ve İtalya pazarına ulaşmadan önce maliyetin 25 milyar dolar civarında olacağı tahmin ediliyor. Günümüzde enerji güvenliğinin önemli bileşenlerinden biri enerji yollarının güvenliği olduğundan, proje çok uzun ve maliyetli olduğu için eleştirilmiştir. Ayrıca, Mısır gazı eklenmiş olsa bile, uygun maliyetli görünmemektedir. Ayrıca, Bulgaristan'ı hariç tutarak ve Rusya ile Türkiye'yi ikna ederek Yunanistan'ın TurkStream projesine dahil olması bir blöf olarak yorumlanabilir.

Bununla birlikte, proje ile ilgili temel sorunlar, öncelikle maliyetli olması ve bu maliyetleri karşılayacak olan gazın henüz bulunamamasıdır. Bu anlamda, Türkiye ile KKTC arasında şu anda ele alınan 80 km'lik gaz boru hattı projesi çok daha güvenli ve daha ucuz bir güzergah seçimi olacaktır.

- Daha güvenli ve daha ucuz

Türkiye'nin daha güvenli ve daha ucuz bir alternatif sağladığı tek durum bu değil. 2012 Güney Akımı Projesi de benzer bir örnek olarak kendini gösteriyor. Güney Akımı Projesi, 2014 yılında Rusya'nın Kırım'ı işgaline yanıt olarak ve projenin maliyetli olması nedeniyle AB'nin yaptırımları nedeniyle iptal edildi. 2009'da yayınlanan üçüncü Enerji Paketi (TEP) ile AB, genel olarak enerji bağımlılığını azaltmayı ve özellikle bir enerji tedarikçisinin birden fazla pazarla etkileşimini engelleyerek enerji bağımlılığı riskinin Rusya'ya olan riskinden kurtulmayı umuyordu. Böylece AB, hem Rusya'nın Güney Akımı Projesi'ne hem de AB üyesi ülkelerle yaptığı ikili anlaşmalara karşı çıktı. AB'nin bu yaklaşımı, daha sonra yeni bir alternatif ortaya çıkaran Rusya'yı kısıtladı. 25 Mayıs 2014 tarihinde Putin, Güney Akımının AB üyesi olmayan bir ülkeden geçeceğini ve Türkiye üzerinden AB'ye gidecek olan TurkStream projesine atıfta bulunacağını açıkladı. Buna ek olarak, Türkiye'den geçecek böyle bir rota Güney Akımı'ndan daha kısaydı ve böylece maliyetleri düşürerek projeyi uygulanabilir hale getirdi. Bu anlamda Rusya sadece deniz yolunda 10 milyar dolara kadar tasarruf sağlayacak. Böyle bir durum üretici bir ülke için önemli bir avantaj sağlayacaktır. Enerji kaynaklarının Doğu Akdeniz'den Batı pazarlarına transferi konusunda da benzer bir tartışma yapılabilir. Her şeyden önce, EastMed projesinin üreticiler için tercih edilen bir alternatif olması için, bölgesel satış seçeneği, LNG yönetimi ve boru hattının Türkiye'ye getirilmesi için daha iyi bir seçim olması gerekir. Özellikle beklenen doğal gazın henüz bulunmadığı göz önüne alındığında, bu durum böyle görünmüyor. Türkiye-KKTC iki yönlü doğal gaz boru hattı projesi ile Türkiye, jeopolitik konumu ile AB enerji güvenliği için en ideal, güvenli ve uygun yollardan biri olduğunu göstermiştir.

KKTC Ekonomi ve Enerji Bakanı Hasan Tacoy tarafından önerilen bu projenin bir diğer etkisi de bölgenin jeopolitiği üzerinde Doğu Akdeniz kıyı bölgelerinin müzakere masasına getirilebilmesi ve böylece işbirliğini kolaylaştırabilmesidir. Hem 80 km hattı için güvenlik sağlama kolaylığı hem de düşük maliyetleri bölgedeki üretici ülkeler için kritik öneme sahiptir. Bu alternatifler, Türkiye ve KKTC'yi Doğu Akdeniz Enerji Forumu gibi tüm havzayı ilgilendiren ve birlikte kararlaştırılması gereken toplantılardan dışlama hatasının çözülmesine katkıda bulunabilecek ve aynı zamanda Türkiye'nin bölgedeki konumunu ve işlevini bir kez daha yineleyecektir. . Bölgedeki işbirliğinin önündeki en büyük engel, Yunanistan ve Kıbrıs Rum yönetiminin bölgedeki egemen alanları sınırlamak için aynı yaklaşımı izlemesidir. Daha da trajik olan, dış politikasını işbirliği ve yumuşak güç üzerine kurmuş ve çeşitli liberal değerlerde lider olmayı amaçlayan - böylece Türkiye'yi izole eden AB'den destek almalarıdır. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi'nin uluslararası hukuka aykırı olan bu tutumu, Türkiye-KKTC boru hattı projesi gibi alternatiflerin ardından değişebilir veya en azından bölgedeki üreticilerle işbirliği yolu açılmasıyla etkisiz hale getirilebilir.

-Bu proje aynı zamanda KKTC'ye destek demek

Tartışılması gereken konunun son boyutu Türkiye-KKTC ilişkileridir. Bu doğal gaz boru hattı projesi, Türkiye ile KKTC arasındaki ilişkilerin ölçeğini göstermek açısından önemlidir ve Türkiye'nin KKTC'ye verdiği desteği vurgulamaktadır. Önce su hattının inşası, daha sonra KKTC Başbakanı Ersin Tatar'ın Türkiye'den kablo ile elektrik alımının gündemde olduğunu ve son olarak iki yönlü doğal gaz projesinin Türkiye'nin KKTC, kefil olarak haklarına uygun olarak. Bu konuda, Türkiye öncelikle enerji güvenliğini ve uluslararası hukuktan doğan haklarını korumayı amaçlayan bir dış politika izlemektedir. Ayrıca Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıslı Türk yönetiminin KKTC'yi göz ardı eden tek taraflı anlaşmalara karşı kefil olarak kendi hakları kapsamında korumaya çalışmaktadır. Boru hattı projesi, bu desteğin en önemli göstergelerinden biridir.

KKTC ile Türkiye arasında planlanan iki yönlü doğal gaz boru hattı projesinin açıklandığı günlerde, bu gelişmenin etkilerini araştırmak, Ankara'nın Libya'nın BM tarafından tanınan Ulusal Anlaşma Hükümeti (GNA) ile denizciliğin sınırlandırılması konusunda bir anlaşma imzalamasıydı. yetki alanları, Doğu Akdeniz jeopolitiğinin jeopolitiğini kökten değiştirebilecek bir hareket. Buna ek olarak, Türkiye'nin egemenlik haklarını tamamen göz ardı ederek bir EEZ ilan eden Yunanistan'ın bölgesel konumunu tamamen etkileyecek ve aynı zamanda İsrail ve Mısır gibi ülkeleri Türkiye'yi ve KKTC'yi Doğu Akdeniz Enerji Forumu yaklaşımlarını gözden geçirecek. Bunların yanı sıra, Akdeniz'deki diğer komşularını görmezden gelen İsrail, Mısır, Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan arasındaki eylemler karşısında, komşularını Akdeniz'de görmezden gelen Doğu Akdeniz denkleminin bir kez daha bölgesel denklem diğer kıyı devletleri göz ardı edilemez.

Bu bağlamda, Doğu Akdeniz enerji güvenliği, Kıbrıs ve kıyı bölgelerinin egemen alanlarının sınırlandırılması, adalet temelinde ve Türkiye ile KKTC'yi de içeren geniş bir işbirliği çerçevesinde ele alınmalı ve bölgeyi tek olarak görmelidir. havza. Burada ana kriter siyasi irade olacaktır. Çözüm, makro düzeyden mikro seviyeye kadar siyasi iradenin ortaya konmasında yatıyor, AB önce bunu önce Yunanistan'ı, sonra Kıbrıs Rum Yönetimi'ni gerçekleştiriyor. Bunlar, Türkiye'nin ve KKTC'nin en başından beri işbirliği yaptığı çeşitli platformlarda işbirliği çabalarına katılmalıdır. Türkiye ile KKTC arasında doğal gaz boru hattı projesi fikri, Doğu Akdeniz havzasında işbirliğini ortaya çıkarabilecek bir adımdır.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]

Türk Telekom Şahane İkili Sınırsız internet Kampanyası

KAMPANYA DETAYLARİ İÇİN; Türk Telekom Şahane İkili Sınırsız internet Kampanyası

submitted by KuzeyUnutmaz to u/KuzeyUnutmaz [link] [comments]

ICO- DigitalBits’e Genel Bakış

Temel platform kavramı DigitalBits, üçüncü taraf firmaların kendi blok zincirlerinde neredeyse ücretsiz yeni bir adanmışlık planı oluşturmalarına izin vererek, konseptin kitle alıcılarıyla başa çıkabilmek için mobilin ölçeklendirilmesine yardımcı oluyor. Bunların çoğu, bu DigitalBits’in ana eklentisini kullanmaya başlamak için her türlü şansa sahipler ve ardından belli bir firmanın etrafında bilenmiş, tamamen yeni, karakteristik bir eklenti araştırmasına yatırım yapıyorlar.
Ekosistem hakkında Operasyon birliğini sağlamak için gereken işlemlerin fiyatı çok düşük olacak, ekosistemi bu şekilde güçlendirmek için kullanılan ödeme az olacak, bu nedenle alıcılara kendi reklamlarını en çok artıracak tüketici dinamiklerini sağlayacak firmalar tarafından tasarruf sağlanacak, Yiyeceklerinin ana ilgi alanını vurgulamak önemlidir. Kendi platformlarını daha açık hale getirmekle ilgilenen şirketler, kısa sürede, verimliliği artırmak ve fiyat ve dönemi dengelemek için mükemmelliğe göre, DigitalBits platformunun gereksinimlerini ve performansını göz önünde bulunduruyorlar.
Projenin Artıları DigitalBits şirketi ile, daha önce yaratılan blok zincir kanunu sizin için mümkün olacak ve bu sayede tahvillerde önemli miktarda verim, devir ve satış elde edebileceksiniz. doğrudan pazarlık yoksa. DigitalBits şirketi, blok zincir ekosistemindeki en yeni kullanıcıları ilgilendirmek için mevcut dar tüketici ilavelerine entegrasyona tamamen entegre edilmiştir. Şirketin mevcut sayısal varlıklarını belirleyen borsaya girme politikası, DigitalBits platformunun büyük bir artı olarak kabul edilir.
DigitalBits platformunda ve token XDB’de işlem yapma hakkında Varlıkları uygun bir şekilde alıp takas etmek için DigitalBits, entegre bir olanı garanti eder. varlığa dayalı ödemeler için merkezi olmayan çoklu bağlantı değişimi. Böylece, DigitalBits platformunu besleyen Iko XDB belirteçleri piyasaya sürülecek. XDB marker, güvenlik koruma fonksiyonunun ilk özelliği olan 3 anahtar görev sunar. DigitalBits blok zincirindeki herhangi bir digitalbits hesabında, hesapta asgari sayıda TEN XDB belirteçinin bulunması, ne bir hibe olacağı, hesabın orijinal olduğuna dair kanıt bulunması gerekecektir. B-2, XDB’nin devasa bir doğrudan borsaya sahip olma şansı olmayan ikili diğer sayısal varlıklar arasında işlem yapılmasını kolaylaştırmak için bir köprü olarak kabul edilir. Sonunda, hızlı ve ucuz mikro ödemeler ve döviz transferleri amacıyla XDB etiketleri de kullanılabilir.
Website: https://www.digitalbits.io/
Twitter: https://twitter.com/DigitalBitsOrg?lang=en
Telegram: https://t.me/digitalbits
Bitcointalk: https://bitcointalk.org/index.php?topic=5026550.0 / https://bitcointalk.org/index.php?topic=5112064
Westart: https://www.westart.co/project/digitalbits-presale
submitted by Afandoras to u/Afandoras [link] [comments]

THEKEY

Kimlik onayı (“IDV”) artmakta olan enstitüler ve bireyler için gündelik bir taleptir. Sadece banka hesabı açtığınızı, uçağa bindiğinizi ve yurt dışına çıktığınızı, hastaneye gidip sosyal tıbbi sigortanızı talep ettiğinizi, kredi kartı kullanarak alışveriş yaptığınızı hatta bir anahtar kullanarak kendi evinizin kapısını açtığınızı bir düşünün, sizin “siz” olduğunuzu kanıtlama talebi gerçek Dünya’da her an her yerde karşınıza çıkmaktadır. Gerçek Dünya’dan sanal Dünya’ya kaydırılan servisler ve sosyalleşme ile, IDV gittkçe önemli hale geliyor. İnternet daha anonim bir alan olduğundan, insanlar belirli sitelerde gerçek kimliklerini saklayabilmektedirler. IDV’nin internette ki bir özelliği, bireysel son kullanıcı ile onay için internette saklanan ya da yüklenmiş veri arasında stabil bir bağlantı olmamasıdır. Kredi kartı dolandırıcılığı iyi bir örnektir. Kredi kart kullanıcısının, kredi kartının sahibi olması gerekmez, kredi kartının üzerinde ki gerekli bilgileri basitçe girmek, ödemenin online olarak gerçekleşmesini etkileştirmek için yeterli olacaktır. Yine de bugünlerde bankalar tanımlı telefonlara rastgele bir kod yollama gibi ikili onay mekanizmaları sağlayabilmekteler. Yine de, ya telefonunuz da aynı anda çalınırsa? Daha önemlisi, tıpkı gerçek hayatta ki IDV gibi dijital Dünya’da ki IDV özerklik güvenliği için sadece dijital güvenlik meselesi değil de aynı zamanda etrafında finansal, politik, moral, yasal sorumluluk ve bazen sosyal stabilite ve ulusal güvenlik tartışmalarına konu oluyorsa. Bu sebeple IDV servisinin sonucu, pek çok durumda reddedilemez ve değiştirilemez olmalıdır.
Yukarıda bahsedilen örnekler internet üzerinde ki sağlam bir IDV çözümünün şunları içermesi gerektiğini ortaya koyar:
Destekleyici veri tutarlı ve güvenilir olmalıdır. IDV servisi için kullanılan kimlik bilgisi, veriyi yükleyenin kendisi tarafından değil ilgili devlet birimleri tarafından yetkilendirilmelidir. Kullanıcılar tarafından yüklenen veriyi kullanmak dolandırıcılık ve aldatmacaya mahal verebilir. * Verilerin, aynı kullanıcıya ait diğer veriler ile çapraz kontrolü gerekmektedir ancak internette ki IDV’nin sağlamlığını garantilemek için farklı kaynaklardan olmalıdır. * Edinilen veri kapsamlıdır ve çeşitli IDV amaçlarına hizmet eder. * Herhangi bir değişikliği yakalamak için veriler gerçek zamanlı güncellenir. * Veri, dijital işlemler için standardize ve kolaydır; *Veri, emniyet garantisi ile iyi korunur. Bu sadece mahremiyet koruması için değil aynı zamanda sosyal stabilite içindir. Bazı durumlarda düzenleyicinin beklentisi üzerine ulusal güvenlik konularına değinmesi gerekir. Bu gereksinimleri karşılanmasında ki başarısızlık ciddi kayıplara, özellik aşağıda belirtilen alarda sebep olur: * Eşler arası işlemlerde varlık kayıplar, kredi kartı dolandırıcılığı gibi. * Yasal ve itibarsal imalar, namussuzca başkasının adını kullanan sahtekarlar tarafından yayınlanmış uygunsuz beyanlar gibi. * Kişisel verilerin hırsızlığı ya da ifşası. * Ulusal güvenlik bilgilerinin açığa çıkması. Verilerin güvenliği sadece mahremiyet haklarıyla değil, aynı zamanda ulusal güvenlik ile de ilişkilidir. Tıbbi ve sağlık bilgisi içeren veriler gibi hassas katılımcı verilerine dayanan istatistikler ulusal güvenlik bilgileri olarak sınıflandırılmaktadır. Herhangi bir yanlış kullanım veya toplumsal dengesizlikten kaçınmak için bu tür verilere erişim pek çok ülkede devlet kurumlarından onay gerektirmektedir. İnternette gelişmiş ve uygulanmış mevcut IDV teknolojileri, gereksinimlerin bir kısmını karşılayabilir. Yine de hiç biri yukarıda belirtilen listenin tamamına hitap edemez ve mevcut IDV çözümü reddedilebilir ya da değiştirilebilir.
Neden? Kimlik tanımlama mottosuna yeni bir bakış açısı getiren bu sistem, kripto endüstrisini ve blok zincir teknolojisini etkileyen kimlik ve tanımlama sorununa komple bir çözüm sağlıyor gibi görünüyor. Sürdürülebilir, uygun fiyatlı kimlik tanıma teknolojisini sunmak, küresel blok zincirinin benimsenmesi ve bunun birçok faydasının daha kolay geçişi için yol açacaktır.
Website : https://www.thekey.vip/
Telegram For Any Queries: https://t.me/joinchat/FkZtERGQ1qUEU7iAzC6xVQ
WhitePaper : https://www.thekey.vip/sites/default/files/pdf/THEKEY_Whitepaper_171112.pdf
My Bitcointalk profile: https://bitcointalk.org/index.php?action=profile;u=1573632
submitted by ck1903 to u/ck1903 [link] [comments]

IŞİD’in yaralıları Antep’te özel hastanede tedavi görüyor, şebekede insani yardım dernekleri de var

IŞİD’in yaralıları Antep’te özel hastanede tedavi görüyor, şebekede insani yardım dernekleri de var - Doğu Eroğlu
Dinleme tutanaklarına göre, Suriye’de savaşan IŞİD cihatçıları, Kilis-Elbeyli üzerinden Türkiye’ye sokulup tedavi için Antep’teki özel hastanelere götürülüyor. Tutanaklara yansıyanlar göre, yaralıların tedavisi için oluşturulan sistemde ‘hayırsever’ diye sunulan derneğin adı geçiyor
Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesinin 17 Kasım 2014’te verdiği iletişimin tespiti kararı uyarınca yapılan telefon dinlemelerine göre, IŞİD saflarında çatışan çatışanlar yaralandıklarında Kilis-Elbeyli üzerinden Antep’teki özel hastanelere götürülüyor. IŞİD’in Kilis-Elbeyli’de üslenmiş sınır emiri, Ebu Bekir mahlasıyla bilinen İlhami Balı’nın yaptığı ve takibe takılan telefon görüşmeleri, özel hastanelerdeki tedavilerin paraları, IŞİD Türkiye yapılanması tarafından karşılandığı, hatta IŞİD’in özel hastanelerdeki bağlantı kişileri ile örgütün yetkilileri arasında ödenecek meblağlar konusunda anlaşmazlık dahi yaşandığını gösteriyor. Görüşme tutanaklarında Balı’yla iletişim kuran ve hastane faturası pazarlığı yapan kişinin kullandığı telefon numarasının, Antep’teki 7 özel hastaneye danışmanlık hizmeti veren bir şirket adına kayıtlı olduğu görülüyor. Balı ve başka IŞİD yetkilileri arasındaki konuşmalarda, bir özel özel hastanenin ve ‘insani yardım derneği’ adı altında hizmet veren bir derneğin adı geçiyor.
Hastane faturasında indirim
isid-antep-te-nasil-orgutleniyor-139897-1.
Savaş ile İlhami Balı arasında tespiti yapılan ilk konuşmada, IŞİD’in hastaneye güncel borcu masaya yatırılıyor.
Savaş: 62 bin çıkardılar, 40 bin dolara indirdik biz hesabı.
İlhami Balı: 40 kaç abi?
Savaş: 48 bin dolar.
İlhami Balı: Bu ne abi, kaç tane hasta?
Savaş: Toplam 16 hasta.
İlhami Balı: Anladım abi, bu son mu?
Savaş: Düz yap da bitirelim ya, mesele değil. Üstünü ben tamamlarım buradan da...
İlhami Balı: Düz derken 40 bin mi 45 bin mi?
Savaş: Yok yok, 40 ya... Senin düzünü biliyoruz, senin düzün ne zaman 45 oldu?
Savaş isimli şahıs ya doktor ya da tıp sektöründen
Görüşmeye damga vuran bir başka konuysa, rahatsızlanan Balı’ya Savaş’ın verdiği tavsiyeler. Kolunda bir enfeksiyon bulunan Balı rahatsızlığıyla ilgili sorular soruyor. Semptomları öğrenen Savaş ise tıbbi tavsiyeler veriyor.
İlhami Balı: Böbrek acısını nasıl keseriz, hangi ilaç keser?
Savaş: Muskoril şey yapar, voltaren... Nasıl bir ağrı var?
İlhami Balı: Sancı var abi, bir de kusma var.
Savaş: Kusma iyi değil yalnız ya... Bana üç tüp kan gönder, ona göre bakalım. Ama hızlı gönder, alındıktan sonra yarım saat içinde gelsin.
BirGün’ün danıştığı uzmanlar, Savaş isimli şahsın bulgular ışığında üç tüp kanı hormon tetkiki, standart biyokimyasal analiz ve hemogram testi için istediğini belirtiyor. Alınacak kanı yarım saat içinde istemesiyse, kanın hızla laboratuvara teslim edilmemesi halinde analiz edilemez hale geleceğinin farkında olduğunu gösteriyor.
35 bin dolar daha
İlhami Balı ile Savaş, 25 Aralık 2014’te yeniden tedavi masraflarıyla ilgili görüşüyor. Daha önce 40 bin dolarda uzlaşan ikili, Savaş’ın yeni bir borç çıkartmasıyla yeniden pazarlığa girişiyor.
Savaş: Seninle konuştuğumuz döneme kadar yapılan işlerle ilgili ben ta 68 bin dolardan 40 bin dolara düşürmüştüm. Listesini de verdik; yapılan ameliyatlar, neler yapıldı, ne edildi, o da bir bedel tutuyor.
İlhami Balı: Biz senle konuştuktan sonra hasta geldi mi?
Savaş: Geldi, gelen hastalara ameliyatlar yapıldı. O mesela Muhammed Emin’e 32 bin liralık parça taktırdım. Doktorları falan düşerim ben. 48 bin dolar hesap çıkıyor, 35 bin dolar üstüne ne çıkarsa ben ödeyeceğim zaten.
İlhami Balı: Ben yine anlamadım, 40 binin üzerine biz 48 bin mi ödeyeceğiz?
Savaş: Yok, 35 bin ödeyeceksin kardeş.
Tedavi faturasını şişirmişler
Hastanenin IŞİD’e sunmadığı bir hizmet karşılığı borç çıkardığı düşünüldüğünden, IŞİD’in Türkiye’deki para kaynaklarını kontrol eden pek çok kişiden 27 ve 28 Aralık 2014’te İlhami Balı telefonlar alıyor. Yaralı cihatçıların tedavisi için ödenen yüksek meblağlar, başka bir aracı hakkında da ortaya çıkıyor. Balı’yı Mart 2015’te arayan bir IŞİD yetkilisi şüphelerini aktarıyor, Balı da bu şüpheleri doğrulayarak dolandırıldıklarını kabul ediyor ancak önlem aldıklarını ekliyor.
X erkek: Ben bunlardan şüphelendim. Biz bunlara “Fiyat ne, öğren gel ona göre halledelim” dedik, bu adam da bunları durmadan sıkıştırıyor. Bir de seni tanıyor bu adam. Bu dernekmiş herhalde.
İlhami Balı: Hıdır mı adı? Hıdır’sa ben o adamla görüşmek istemiyorum. Bu adam en son bizim buradaki şirketin hastalarının yanına gidiyordu. Sonra dolandırma olayından dolayı bıraktılar kendisini. Milleti kapıdan kovdu. 2 tane bacağı kopmuş olan, 5 adam gönderdim. Kapıdan kovdu. Şimdi kendisine hasta gitmiyor. Şirket kesti hasta göndermeyi bu dolandırmadan dolayı. Habire bizden para istiyor.
X erkek: Hatta, “Benim içeriden alacağım var” diyormuş.
İlhami Balı: Yok, bile niye görüşmüyor biliyor musun, biz kendisinin foyasını ortaya çıkardık ve kendisine hasta göndermemeye başladık. Biz bu işi yaptık diye mi bizle görüşmek istemiyor?
X erkek: Evet böyle bir fiyat var mı? Bu kadar pahalı m bu?
İlhami Balı: He, pahalı abi ama 20 bin Euro değil yani. “Normalde 60 bin, ben size 20 bine yaptıracağım” falan bilmem ne ayak yapıyor.
Dernek bağlantısı
isid-antep-te-nasil-orgutleniyor-139899-1.
İsmi bilinmeyen şahıs ile Balı arasında, yaralıların tedavisi için kendileriyle çalışan ancak dolandırıcılık yaptığı gerekçesiyle uzaklaştırılan şahısla ilgili bir dernek bağlantısı da konuşuluyor:
İlhami Balı: O adamların itimadı varsa o adamdan uzak dursunlar. Foyasını ortaya çıkardık diye bizi sevmiyor.
X erkek: Anladım kardeş, Hıdır mı ismi bunun?
İlhami Balı: He, Hıdır Ebu Ammar El Medeni. Derneğinin ismi neydi?
X erkek: İsmini unuttum.
İlhami Balı: Hayır ve Ensar Derneği.
7 özel hastaneye danışmanlık
Dinleme tutanaklarına göre, Savaş isimli şahıs tarafından kullanılan cep telefonu, M.I.S. Danışmanlık isimli, Ankara’da yer alan bir firma adına kayıtlı. Hastane yönetimi alanında çalışan şirket, kendi internet sitesine göre, Antep’teki 7 özel hastaneye “hizmet kalite standartları eğitim ve danışmanlığı” ile “hastane yapılandırma danışmanlık” hizmetleri sağlıyor. Ticaret Sicil Kayıtlarına göre, 22 Eylül 2014 tarihi itibarıyla şirketin tüm hisseleri Savaş Doğru’ya ait. Yani tutanaklardan isminin “Savaş” olduğu görülen, İlhami Balı’yla irtibatlı şahısla, Antep’teki 7 özel hastaneye danışmanlık hizmetleri veren şirketin sahibi aynı kişi olabilir. M.I.S. Danışmanlık firmasının hizmet verdiği hastanelerden biri olan Antep Özel Sevgi Hastanesi, Balı’yla bir başka IŞİD mensubu arasındaki bir konuşmada da zikrediliyor. Öte yandan M.I.S. Danışmanlık firmasının sahibi Savaş Doğru, Özel Sevgi Hastanesindeki sağlık çalışanlarına eğitim veren isimlerden biri. 28 Mart 2015’te kimliği belirlenemeyen biriyle konuşan Balı, cihatçıların Özel Sevgi Hastanesinde tedavi gördüğünü düşündüren ifadeler sarf ediyor:
İlhami Balı: Senin abi bir tane Azeri vardı ya, Sevgi Hastanesinde?
X erkek: He.
İlhami Balı: O dedi ki, “Ben kendi paramı ödeyeceğim.” Ben de sana dedim ki, “Götür bunu Sevgi Hastanesine kendi parasıyla ödeyecekmiş.” Sonra baktı masraflar çok olunca hemen, “Şirket bana bakmıyor...” Ben kendisiyle konuştum. “Ben kendi paramı ödeyeceğim demedin mi? Şimdi niye böyle söylüyorsun?” dedim.
Kaynak: http://www.birgun.net/haber-detay/isid-in-yaralilari-antep-te-ozel-hastanede-tedavi-goruyor-sebekede-insani-yardim-dernekleri-de-var-113107.html
submitted by houseofcards79 to Turkey [link] [comments]

Komütatör Anahtar Bağlantısı  İkili Anahtar Bağlantısı Komütatör anahtar , ikili anahtar nasıl bağlanır./How to connect the commutator switch. İkili komütatör anahtar nasıl bağlanır - YouTube İki (2) Lambalı Vaviyen Anahtar Bağlantısı - YouTube Vavİyen Anahtar Nedir Nasıl Bağlanır ve ... - YouTube

Search the world's information, including webpages, images, videos and more. Google has many special features to help you find exactly what you're looking for. Telefon Bağlantı Buatı İkili Ucu açık hat kablosunu, ucu jaklı iki adet telefon kablosuna yada internet hattına bağlamak için kullanılır Kalde Pprc İkili Taharet Bağlantı Ek Parçası, Seçeceğiniz ölçü plastik kısmında milimetre cinsinden iç çap ve dişli metal kısmı için inç cinsinden iç çap kalınlığıdır. Bu ürünle ilgili stoklarda 20 mm x 1/2" ve 25 mm x 1/2" çaplarında ürün çeşitleri bu... MC4 Bağlantı Konnektörü - İkili Paralelleme Dişi ve Erkek. Bağlantı Ekipmanları - MC4 Bağlantı Konnektörü - İkili Paralelleme Dişi ve Erkek. Ürün Kullanımı Ve Özellikleri25 yıl kullanım ömrü vardır4 mm ve 6 mm solar kablo için uyumludur. ürün özellikleri İkili Telefon Dağıtım Kutusu Bağlantı Buatı en iyi özellikleri ve gerçek kullanıcı yorumları en ucuz fiyatlarla n11.com'da. Kampanyalı ve indirimli fiyatlarla satın al.

[index] [3057] [2294] [3747] [897] [2764] [3249] [4707] [7250] [5116] [2854]

Komütatör Anahtar Bağlantısı İkili Anahtar Bağlantısı

Resmi N11 Mağazamız dan Kaliteli ve Güvenilir Bir Şekilde Aışveriş Yapabilirsiniz. Ara Vavien Anahtar Videomuz:https://goo.gl/Y9xxPz Vavyen Anahtar :https://... #üçlü#anahtar#bağlantısı. ÜÇLÜ ANAHTAR BAĞLANTISI NASIL YAPILIR viko karre anahtar montajı , viko anahtar nasıl takılır , viko anahtar montaj ı , anahtar çeşit leri , nasıl ... Seri ve Paralel Bağlantı (Ampul Bağlantı Şekli)/Serial and Parallel Connection ... İkili komütatör anahtar nasıl bağlanır - Duration: 8:43. Usta Tv 68,326 views. İkili komütatör anahtar nasıl bağlanır - Duration: 8:43. Usta Tv 79,773 views. ... Seri ve Paralel Bağlantı (Ampul Bağlantı Şekli)/Serial and Parallel Connection ... İkili komitatör vaviyen anahtarın kullanımı ve bağlantısı hakkında kısaca bilgiler verdik, umarım faydalı olur. the use and connection of the dual commutator vavian switch, hopefully ...

http://forex-viethnam.mining-season.pw